






































Uzun bir aradan sonra New York Times’daki Kurtuluş Savaşı haberlerinin üçüncü bölümü hazır. Bu bölümde oldukça önemli düzeltme olarak “nationalist” kelimesinin doğru karşılığı olan “ulusalcı”yı kullanmaya başladım. Yine ilk iki derlemedeki gibi anahtar kelimelerimde bir değişiklik olmadı. İlk bölüm, yani Mayıs 1919 – Mayıs 1920’ye buradan, ikinci bölüm Haziran 1920 – Mayıs 1921’e ise burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar.
“Türk ve Arkadaşı” başlıklı 1 Haziran 1921 tarihli makale, İngiliz ve Fransız hükümetlerinin Mustafa Kemal’e güvenerek hata yaptığını belirtiyor. İngiliz savaş esirlerine kötü muameleden, Fransa ile olan anlaşma gereği Tarsus’taki Türk askerlerinin Yunan cephesine gönderilmesinden, Hindistan asıllı bir İngiliz vatandaşının casusluk suçlaması ile asıldığından bahseden makale, Türklere güvenmek için ne geçen Şubat’ta, ne geçen yüz senede, ne de geçen bin senede bir neden olduğunu belirtiyor. Makale ayrıca, Türklerin, tıpkı İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlar gibi kendi çıkarlarını düşündüklerinin altını çizmiş. Yazar, çarpık Türk diplomasisinin, Londra konferansında müttefikler arasındaki farklılıklara oynayarak bir kez daha bağımsızlığımızı koruduğunu belirtmiş. Makale, Türklerin sözlerine güvenen Müttefik Devletleri ise tarihi bilmemekle suçluyor. Makalenin genel tonu Türkleri durdurmak için pek bir şey yapılamayacağı fikri dolayısı ile oldukça negatif.
AP’nin 5 Haziran’da Atina’dan geçtiği ve gazetede 6 Haziran’da basılan habere göre, Yunanistan’da haftalardır gündemde olan Yunan hücumunun Kral Konstantin’in Anadolu’ya geçmesiyle başlayacağı belirtiliyor. Buna karşın, Atina’ya Londra merkezli gazetelerden ulaşan haberlerde, Türk Ulusalcı lider olarak zikredilen Mustafa Kemal Paşa’nın takipçilerinin Büyük Britanya’ya karşı sözde hasmane eylemler içinde bulundukları ve Büyük Britanya’nın Yunan hücumuna desteğe niyetli olduğu yazılıyor. Yunan gazetelerinin bu duyumları, Büyük Britanya ile Yunanistan arasındaki eski dostluğun yeniden kurulduğu yönünde yorumladığı da belirtiliyor.
8 Haziran tarihli Londra kaynaklı haber, İstanbul’un alınması için yapılan bir Kemalist-Bolşevik komplonun detaylarının ortaya çıkması üzerine. Habere göre, eğer Konstantinopolis Hükümetinin Londra Konferansına göre müttefiklerden Haliç’ten çıkmalarını istemesi gerçekleşseydi, Ukrayna’da Romanya’ya gitmek üzere bulunduğu düşünülen Rus birlikleri sayesinde Troçki ve Kemal‘in Konstantinopolis’i almak için Bolşevik, Türk ve Bulgar filolarıyla Boğazı ve Marmara’yı kuşatacağından bahsediliyor.
Gazete, 9 Haziran’da biri AP kaynaklı Konstantinopolis’ten, diğeri de Londra’dan olmak üzere iki habere yer veriyor. AP, Türk Ulusalcı yetkililerin, birkaç aydır Ermeni sınırına yığılan Müslüman Bolşeviklerin Anadolu’ya geçmesi için sınırlarını açtıklarını belirtiyor. Öte yandan Ankara Hükümetinin, General Wrangel’e, ordusunu Trakya’ya çekip orada bir Türk-Rus Cumhuriyeti kurmasını teklif ettiği ancak Wrangel’in bu teklifi reddettiği alıntılanıyor. Hücum hazırlıklarını sürdüren Yunanların, Mississippi adıyla önceden Amerikan donanmasına ait olan Kilkos isimli savaş gemisiyle Karadeniz’de birkaç küçük Türk mayın gemisini batırdığı da yazılıyor.
New York Times’a Londra’dan özel bir telgraf olarak geçildiği ancak kaynağının ne olduğu belirtilmeyen diğer haberdeyse, 5 Haziran tarihli haberde yer alan hususlara yer verildikten sonra Britanyalı Amiral de Robeck’in Konstantinopolis’e yola çıkışının, Yunan donanmasına destek anlamına gelmeyeceği çünkü Anadolu kendi imkanlarını yaratabildiği için, Anadolu kıyılarının Britanya ordusunca tutulmasının herhangi bir yararının olmadığı kayda alınıyor.
10 Haziran 1921 tarihli ve Londra’dan New York Times’a özel gönderilen bir telgraf kaynaklı haberde, iki ay önce Yunan güçlerinin Kemal’e karşı başarısızlığının ardından Ankara Hükümetinin İngilizlere karşı düşmanca bir tavır içinde olduğunu ve Mustafa Kemal ile Yunan güçleri arasındaki savaşa tarafsız yaklaşan İngiltere’nin bu tutumunu değiştirebileceğinden bahsedilmiş. Kemalistlerin, Anadolu’da İngilizlere ait madenleri “düşmana ait” olduğu gerekçesi ile kapatmasını, Türk limanlarına İngiliz gemilerinin yanaşmasını engellemesini ve İngilizleri savaş esiri olarak almaya devam etmesini düşmanca tutumlar arasında göstermiş. “Kemalist Aşırıcılar” olarak nitelendirilen Ankara Hükümetinin hala Mustafa Kemal tarafından yönetilip yönetilmediğinin bilinmediğini belirten haber, hükümetin Bolşeviklerden askeri yardım aldığını belirtiyor. Yunanların yurdumuza tekrardan saldırma planları yaptığını belirten haber, Kemal’in Konstantinopolis’i almasının müttefiklerin Doğu’da savaşa girmesine neden olan önemli sebeplerden birinin kaybedileceği ve Orta Doğu’daki müttefik prestijinin ciddi bir yara alacağını da yazmakta. Haberin devamında ise hafta sonuna kadar bir Yunan saldırısının gerçekleşeceği ve iki tarafın da zafer kazanacaklarına inandıkları yazmakta. Haber ayrıca, İzzet Paşa’nın “Yunanlara yapılan İngiliz yardımından endişe duymuyoruz. Gelip, tuzağımıza düşsünler,” sözüne de yer vermiş. Haber, Yunanistan kralı Konstantin’in Smyrna’ya gitmek üzere gemiyle yola çıktığı bilgisiyle son buluyor. 10 Haziran tarihinde Paris, Atina ve Konstantinopolis’ten bildirilen üç ayrı habere 11 Haziran’da yer veren gazetede, Paris ve Atina’dan bildirilen haberleri aktaranlar belirtilmezken, Konstantinopolis’ten bildirilen haberin kaynağı AP olarak belirtiliyor.
Officiel Paris ve Le Temps’teki yazılara yer verilen ilk haberde, Fransızların, baştan itibaren Yunanların başarısız olacağına inandıkları ve uyarılarına ne İngilizlerin ne de Yunanların kulak astığına vurgu yapılıyor. Bir yıl önce her türlü tekliflerini kabul edecek Kemal’in, Yunanlara karşı elde ettiği başarıdan sonra ve Bolşeviklerden aldığı mühimmat desteğiyle kibirlenen ve Fransızlarla anlaşmasını da fırlatıp atan, Fransızların dostları olduğunu düşündükleri Kemal’in artık anlaşmaya yanaşmayacağının altı çiziliyor. Haberin büyük bir bölümünde İngiliz ve Fransızların bölgedeki çıkarlarına ve muhtemel senaryolara göre nasıl hareket edeceklerine yer verildikten sonra Kilis’te Kemal’in adamlarıyla çatışan Fransa’nın Yakın Doğu’da kendi çıkarlarının bulunduğunu ve savaşı yakından takip edeceği belirtildikten sonra bir şerh düşülüyor: Fransa’nın bir zamanlarda tahtından ettiği eski Kayser II. Wilhelm’in kayınbiraderi adına savaşmaları için bölükler göndermeyeceğini vurguluyor.
Atina ve Konstantinopolis’ten bildirilen haberlerde ise Kral Konstantin’in İzmir’e hareketinden ve Yunan donanmasının Karadeniz’deki hareketliliğinden bahsediliyor.
12 Haziran tarihli bu haber Associated Press kaynaklı. Haberde, Konstantinopolis’in müttefik güçleriyle dolduğu ve Fransız diplomat Henry Franklin-Bouillon’un Ankara’da “Mustafa Kemal’in militan organizasyonu” ile bir barış sağlamaya çalıştığı yazmakta. Yunanistan’ın Kilkos isimli ve eskiden Mississippi adıyla ABD’ye ait olan geminin İnebolu’yu bombalaması sonucu rapor edilen zayiatlar da haberde yer almış. Haber ayrıca, Samsun ve civarındaki Yunan nüfusun iç kesimlere gönderildiğini ve Bilecikteki üç bin kişilik Ermeni nüfusun da Bursa çevresindeki farklı bölgelere gönderildiğini yazmakta. Yunan savaş gemilerinin Karamürsel’i de bombaladığının yazıldığı haberde, Ankara Hükümeti’nin Antalya’yı müttefiklerin üs olarak kullanması ve Avrupa ile olan iletişimi tamamen kesmesi riskine karşı İtalya’dan çekilmemesini istediğini de belirtmiş. Haber, Kral Konstantin’in Smyrna için yola çıkmadan önce 1453’te Türkler tarafından öldürülen Yunanlar için düzenlenen bir ayine katıldığını yazarak son bulmakta.
14 Haziran 1921 tarihinde ise Avam Kamarasında yapılan açıklamaya göre, Sevr Antlaşması’nın tehdit altında olduğu ve iki ülkeden birine gizlice yardım edildiğinin ima edilmesinin yanlış olduğu belirtiliyor. Austen Chamberlain’in de İngiltere’nin tarafsızlığına vurgu yaptığına haberde yer verilmiş. Haber, Konstantinopolis’ten gelen bir telgrafa göre Mustafa Kemal’in meclisi istifa etmekle tehdit ettiğini bildirerek son buluyor.
AP tarafından Konstantinopolis ve Smyrna’dan AP tarafından bildirilen haberlere 15 Haziran’da yer veren gazetede, Konstantinopolis’i almaya yönelik herhangi bir girişimin, Büyük Britanya ile savaşa girmek anlamını taşıyacağının Türk Ulusalcılarına bildirildiği yazılıyor. Gelibolu’dan İstanbul Boğazlarına ve Karadeniz boyunca Batum’a kadar uzanan bir bölgede Bolşeviklerin, Türk Ulusalcılara mühimmat yardımında bulunmamaları adına Yunan donanmasına devriye izninin verildiğinden bahsediliyor. Smyrna’dan bildirilen haberde ise Kral Konstantin’in körfeze bakan evinin önünde körfeze gelen çeşit çeşit geminin gösteriler düzenlediği ve içlerindeki yolcuların Kral’a “Yaşasın Konstantin”, “Çok Yaşa Konstantinopolis’in Kralı” gibi vatanseverlik dolu şarkılar terennüm ettikleri belirtiliyor.
16 Haziran 1921’de yayınlanan ve Atina’dan alınan bilgilere dayanan haber, Fransızların Suriye’de Türklere karşı saldırılarına devam ettiklerini yazmakta. Kral Konstantin’in Associated Press’e yaptığı açıklamaya göre, kendisi 3 Temmuz’dan önce cepheye gitmeyecek ve Ağustos’tan önce de Yunanistan’a dönmeyecekmiş. Yunanistan’ın Anadolu’da savaşan 200 bin ve rezervde de 100 bin askeri olduğunu yazan haber, Ulusalcıların gücünün 100 binin altında olduğunun tahmin edildiğini belirtmiş. Kral Konstantin AP temsilcisi ile görüşmesi sırasında Smyrna’daki tahta kurularından ve Türk kadınlarının güzelliğinden bahsetmiş. Haberin kalanında Konstantin’in kendisine verilen maaşı artıracak olan tasarı hakkındaki görüşlerine yer verilmiş.
Gazete 17-18 Haziran tarihlerinde Anadolu’dan haberler geçmek yerine, Paris Görüşmelerine yer veriyor. İlerleyen yıllarda Pulitzer Ödülünü de kazanacak çok tartışmalı bir isim olan Walter Duranty’nin Paris’te kaleme aldığı ve gazetenin 17 Haziran tarihli gazetenin birinci sayfada yer alan makalesinde, Paris Görüşmelerinde İngilizlerin ve Fransızların, Türk Ulusalcılarca kabul edilebilir ve Müttefiklerin de prestijini ve onurunu sarsmayacak bir anlaşmanın yollarını aradıklarını yazıyor. Burada en mühim noktanın Smyrna olduğuna değinen Duranty, Fransızların ve İngilizlerin şehrin Müttefiklerin kontrolü ve garantörlüğünde eşit Yunan ve Türk temsiliyle yönetilebileceği yönünde umut taşıdıklarından bahsediyor. Fransızların ,Suriye’deki çıkarları ve Ulusalcılarla Bolşeviklerin işbirliği içinde olmalarından duydukları rahatsızlık ve İngilizlerin İran ve Afganistan’daki çıkarları nedeniyle Ulusalcılarla acil bir anlaşmaya ihtiyaç duyduklarını belirten yazı, İngiltere’de, bu savaşta yanlış ata oynandığı yönündeki söylemlerin duyulmaya başlandığına da değiniyor.
Savaş muhabirliğiyle isim yapan, uzun yıllar The New York Times’ın genel yayın yönetmenliğini de yürütecek Edwin L. James’in 18 Haziran’da yayınlanan makalesinde, Anadolu’da Kral Konstantin’den başka kimsenin savaş istemediğini, Kemal Paşa’nın bile savaşı çok az istediği için Paris Görüşmelerine Bekir Sami Bey’i gönderdiğinden bahsediyor. İngiltere’nin, Konstantinopolis ve Mezopotamya’daki çıkarları dışında savaşa gönüllü olmadığını ve Fransızları da, Yunanların Kemal’i ortadan kaldırma ihtimallerine rağmen Kayser’in kayınbiraderini desteklemeye zorlayamayacağını bildiğini yazıyor. Fransızların resmi duruşunu sergileyen Le Temps’ten alıntılar yapılan yazıda, Le Temps’in, Müttefiklerin bir anlaşma hazırlamaları gerektiğini ve bu anlaşmayı Yunanlar reddederse onlardan desteklerini çekmelerini, eğer Türkler reddederlerse, bu sefer de ihtiyatlı biçimde Yunanları desteklemeleri yönünde tavsiyede bulunduğunu not ediyor.
Aynı gün AP tarafından Paris’ten bildirilen bir habere de yer veren gazetede İngilizlerin, savaşa müdahil olmaya niyetli olmadıkları ve biraz sabır ve sağduyuyla istediklerini elde edeceklerine inandıklarına vurgu yapılıyor.
19 Haziran 1921’de ünlü arkeolog Howard Crosby Butler tarafından editöre gönderilen mektupta, Butler’ın asistanının Yunan işgali altındaki Smyrna’nın yüzyıllardır bu kadar iyi yönetilmediği, yiyeceklerin pahalı olmasına rağmen bol olduğu, işsizliğin olmadığı ve hayatın tamamen huzur dolu olduğu yazılmış. Türklerin de bu durumdan hoşnut olduğunu belirten Crosby, Yunanistan’ın reayasıyla ilişkisinin bu şekilde olduğu sürece Anadolu’da toprak almasının önündeki tek engelin Mustafa Kemal olduğunu ancak halkın kendisini pek de desteklemediğini iletiyor.
19 Haziran’da yayılan gazetede Paris’ten ve yeniden Konstantinopolis’ten haberler geçiliyor. Üç haberden sadece birinin kaynağı (AP) belirtiliyor. Ermenistan’ın eski başkenti olarak nitelendirilen Erzurum’a, Türk Ulusalcılara destek vermek için giren Rus Bolşevik güçlerinden bahsedilirken, Yunan donanmasının Karadeniz kıyılarını bombalamasının ardından yaşanan can kayıpları ve zayiat üzerine Bab-ı Ali’nin müttefiklere nota verdiğini ve Ulusalcıların lideri Mustafa Kemal Paşa’nın maiyetiyle beraber Ankara’dan cepheye doğru yola çıktığı bildiriliyor.

19 Haziran’da yayınlanan ve ismi belirtilmeyen bir Amerikan diplomat tarafından kaleme alınan “İngiliz Konstantinopolis’I” başlıklı yazı oldukça uzun ve detaylı. Anadolu’daki savaşa gelmeden önce uzun uzun 19. yüzyılın son yarısında ve 20.yüzyılın ilk yarısında İstanbul’daki siyasi, ekonomik ve kültür hayatından kareler sunan bürokrat, İstanbul’da Osmanlı’nın borçları yüzünden her alanda etkisi hissedilen Fransız nüfuzunun işgalle birlikte gücünün kırılıp İngilizlerin İstanbul’da daha etkin olduğundan, Türk kahvesi ve dönemin meşhur markası Douzico olarak zikredilen rakının yerini beş çayının ve viskinin aldığından bahsettikten sonra savaşla ilgili yorumlarını sıralıyor. Bir zamanlar Amerikan mandasına razı olanların şimdi bunu reddettiklerini kaydeden bürokrat, Ulusalcıların Bolşeviklerle kurduğu ittifakın Müttefik Güçleri, Mustafa Kemal Paşa ile masaya oturmaya zorladığından bahsederken Müttefiklerin ne Kemal’i tatmin edebilecek bir öneri sunabileceğini ne Konstantinopolis’in Türklere bırakılacağını ne de İngiltere, Fransa ve İtalya’nın manda altına aldıkları bölgelerden feragat edeceklerini düşünüyor.
20 Haziran tarihli bu haberde ise İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinin Yunanistan’a gönderdikleri bir notta Yunanistan’ın, müttefiklerin Türk Ulusalcılarla barışı ayarlamasını kabul etmesini istedikleri yazmakta. Mustafa Kemal’e ne önerileceği belirtilmese de iki ülkeye de Londra Konferansı’nda önerilen şartların sunulacağına inanıldığını da yazan haber, bu şartlardan birinin de Yunanların Smyrna’dan çıkması olduğunu belirtiyor. Kral Konstantin’in Smyrna şartını kabul etmesini “yutması zor, acı bir hapa” benzeten New York Times, tersi bir durumda Mustafa Kemal’in kendisine vereceği ilacın daha acı olabileceğini de belirtmekte. Kemal’le barış görüşmesinin bir senedir dillendirilen bir Fransız planı olduğu yazılan haberde, bu sefer teklifin İngiltere Başbakanı Lord Curzon’dan geldiğinin altı çizilmiş. Haberin devamında, İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinin Atina’ya verdikleri ve Türklere karşı saldırıların durması ve Kemal Paşa ile barış görüşmesine başlanması konulu ultimatom sonucu Konstantin’in düşerek Venizelos’un geri gelmesinin olası olduğu yazmakta. Konstantin saldırmakta ısrarlı olursa, müttefiklerin tamamen tarafsız kalacağı ve ekonomik ablukaya devam edecekleri de not edilmiş.
New York Times, 21 Haziran 1921’de konuya üç ayrı başlıkta yer veriyor. Edwin L. James’in Paris’ten kaleme aldığı haberde, Müttefiklerin, Yunanistan’dan Yunanistan meselesini halletme işini kendilerine bırakmasını istedikleri yazıyor. Teklife Kral Konstantin’den cevap bekleyen Müttefiklerin olumlu cevap alsalar bile, bu meseleyi nasıl çözeceklerinin muamma olduğunun belirtildiği haberde, Fransızların bir kez daha Kayser’in kayınbiraderine hiçbir şartta ne maddi yardım ne de askeri yardım yapacağının altı çiziliyor. Son olarak Paris’teki birçok editörün İngilizlerin nihayet Fransızlar gibi, Kemal ile anlaşma yapmanın, onunla, sonunda zaferin kesin olmadığı bir savaşa girmekten daha ucuza mal olacağını anladıkları belirtiliyor.
The Daily Mail’in Atina muhabirinden alıntılanan diğer haberde ise Yunan Hükümetinin, barışın sağlanmasındaki en kesin ve hızlı çözümün askeri operasyonlar olduğuna inandığı ve savaşı sürdüreceği yazılıyor.
The Chicago Tribune’den alıntılanan son haberde ise, Konstantin’in hücumunu Temmuz’a kadar ertelediği, Konstantinopolis’ten dönen Yunan ajanlarının topladığı istihbarata göre, Ankara’ya şimdiden Bolşevik bürokratların geldiği ve Kemal’e 10 Temmuz’dan önce üç Kızıl Ordu süvari birliği sözü verdikleri belirtiliyor.
23 Haziran tarihli bir haberde ise Fransa’nın himayesi altında Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Kuzey Kafkas Cumhuriyeti’nin sürgündeki hükümetlerinin bir birlik kurduğu belirtiliyor. Haber, bu konfederasyonun varlık nedenini Rusya’nın petrol zenginliğini kontrol etmek için bir oyun olarak tanımlamakla beraber, bu birlik için Mustafa Kemal’in onayının alınması gerektiği de belirtiyor.
AP’nin Yunanistan’dan 22 Haziran’da bildirdiği ve gazetede 24 Haziran’da yayınlanan habere göre Yunanistan, Müttefiklerin arabuluculuk teklifini kabul etmeye hazırdır. Barış şartlarının neler olduğunu bildirmeyen Müttefiklerden, şartların açık bir şekilde açıklanmasını isteyen Yunanistan’ın, birçok bağımsız gözlemciye göre, bu teklifi reddetme lüksü yoktu zira müttefik güçler, arabuluculuk teklifinin reddedilmesinden doğacak husumetin sorumlusu olarak Yunanistan’ı görecektir.
27 Haziran’da Konstantinopolis’ten bildirilen ilk haberde İzmit’in Yunanlar tarafından yeniden ele geçirildiği bahsedilirken, AP’nin Atina’dan bildirdiği habere göre Yunanlar, Müttefik Güçlerin teklifini reddedip tüm dikkatlerini Türk Ulusalcılara yapacakları hücuma yönlendirmişler.
Edwin L. James yukarıdaki durumun özetini geçmekle yetinirken, The Chicago Tribune’den yapılan alıntıda ise Standard Oil Company’nin başkanı A.C. Bedford’ın, Müttefiklerin Sevr Antlaşmasına bakışlarını ve Türklerle Yunanlara karşı tutumlarını yeniden gözden geçirmelerinde etkili bir rol oynadığından bahsediliyor. Fransızların, İngilizlerin petrol hegemonyasından duydukları antipati yüzünden Amerikan şirketlerini tercih ettikleri belirtilirken, Musul’un paylaşımı konusunda Bedford’ın Washington’ın fikirlerini Milletler Cemiyeti’ne açıkça anlatmasının beklendiği yazılıyor.
29 Haziran’da Edwin L. James’in kaleme aldığı haberde, Bekir Sami Bey’in bir söyleşide Ankara Hükümetinin Sovyet Rusya ile bir ittifak içinde olmadığını ancak ilişkilerin arkadaşça olduğunu belirttiği açıklamasına yer vermiş. Sami Bey ayrıca, Ankara’da aşırıların gücü elinde tutmadığını ve Ulusalcı liderlerin mantıklı ve makul insanlar olduğunu belirtmiş. Sami Bey ayrıca, açıklamasına beklenen Yunan saldırısının sonuçlarının da öncekilerle aynı olacağına güveninin tam olduğunu eklemiş.
Belli ki daha çok Fransız gazetesi Le Temps’in yazdıklarını Amerikan okurlarına sunmaya çalışan Edwin L. James’in 30 Haziran’da yayınlanan haberinde, Le Temps kaynaklı olarak Yunanların anlaşmalı biçimde İzmit’i boşaltmasının ardından Kemalistlere Konstantinopolis’in yolunun açıldığını bildiriyor. Fransız Hükümetinden bu durumun teyidinin alınamadığının belirtildiği haberde bu hareketin, Yunanların Müttefik Güçleri Kemal’e karşı savaşa sokma hamlesi olabileceği yazılıyor. Her ne kadar Konstantinopolis’in başkent olması hasebiyle önemi vurgulansa da Mustafa Kemal için öncelikli askeri hedef olmadığı da not düşülüyor.
Londra’dan AP’nin geçtiği haber de aynı olaylara yer verirken Konstantinopolis’ten bildirilen haberde şehirde bir Türk-Bolşevik kumpasının açığa çıkarılıp, birçok kişinin tutuklandığı ve elebaşlarının Augenblick adında bir adam olduğu vurgulanıyor.
1 Temmuz 1921’de yine Edwin L. James’in haberine göre Fransız Hükümeti, Yunanların İzmit’i savaşmadan terk etmesi üzerine Kemal’in güçlerinin İngiliz ve Fransızlar tarafından tutulan Konstantinopolis’e ilerlemesi durumunda nasıl hareket edileceğini sormuş. İngiliz ve Fransız donamasının olası bir atağı tamamen engelleyebileceği konusunda teminat veren haber, Konstantinopolis’teki müttefik birliklerinin Kemal’in İzmit’ten gelecek saldırısını engellemek isterse ciddi bir yenilgiyle karşılaşabileceklerini yazmakta. “Aşırılar” olarak tanımlanan Ankara Hükümetinin Konstantinopolis’i ele geçirmek istediğine dair iyi bir nedeni olmadığını belirten haber, böyle bir durumda Fransızların ya da İngilizlerin Yunanistan’a yardım etme ihtimallerini caydırıcı bir etken olarak sunmakta. Le Temps’in, İngilizlerin Konstantinopolis’i ve Gelibolu Yarımadası hariç Boğazları Türklere bırakmaya niyetli olduğunu iddia ettiğini açıklayan haber, Yunanların saldırıya başladığını not ederek son buluyor.
2 Temmuz’da yayınlanan gazetede Türk Ulusalcı şef Mustafa Kemal’in elçisi olarak zikredilen Bekir Sami Bey, New York Times’ın Paris muhabirine verdiği röportajda Troçki’nin savaşa tek bir Kazak ya da herhangi bir Rus askeri göndermediğini ve Kemal’in Rus mühimmatı kullanmadığını söylüyor. Sami Bey, Kemal’in güçlerinin Almanlar tarafından yönetilmediği gibi aralarında hiçbir Alman askeri yetkili bulunmadığının da altını çiziyor. Gazete, Sami Bey’in, Kemal’in Yunan saldırılarını savunmakta zorlanmayacaklarını ve Müttefik Güçleri aktif bir muhalefete geçirecek bir şey yapmaya niyeti olmadığını vurguladığını geçerek haberi sonlandırıyor.
5 Temmuz’daki AP kaynaklı haberde, Rus Bolşeviklerin yeni Türkiye büyükelçisinin Sovyet Rusya’nın, Konstantinopolis’i istemediğine dair açıklamasına ve Moskova’nın, Türkiye’de sadece Türk Ulusalcı Hükümetini tanıdığı açıklamasına yer verilmiş. Haberin sonunda ise bir Yunan gemisinin Karamürsel’i bombaladığından bahsedilmekte.
6 Temmuz’da yayınlanan gazetede Washington’dan bildirilen haberde, İzmit’in boşaltılmasının ayrıntıları veriliyor. Amerika’daki Yunan Sefaretinin açıklamasına dayandırılan bilgilere göre, bölgenin boşaltılması sırasında Kemalist saldırı, İzmit’in kuzeyinde otuz kilometre uzağa kadar püskürtülmüş. Açıklamada Yunan askerlerinin ve halkının moralinin oldukça yüksek olduğuna da dikkat çekiliyor. Haberin devamında Yunan Savaş Dairesi’nin çeşitli yalanlamalarına yer veriliyor. Yine Yunan makamlarının yaptığı açıklamalardan birinde, Kemalist Hükümetin, Anadolu’nun tamamında tüm Hristiyanlara, gizli talimatlara uygun olarak, sistematik zulüm yaptığı belirtiliyor. Açıklamanın devamında Kemalistlerin hücuma geçemeyecek kadar zayıf olduğu ve Bursa ve Uşak’ta Yunanların mağlup olduğu haberinin de bir saldırı gerçekleşmediği için yalan olduğu belirtiliyor.
Aynı tarihte Paris’ten geçilen telgrafa göre ise, Bursa’nın Yunan birliklerince boşaltıldığı haber olarak geçiyor. Bu haberde, yukarıdaki haberin aksine Yunanların İzmit’i boşaltırken Türkleri ve dahi Yahudileri katlettiğine yer veriliyor ve Türklerin burada 4.000 çocuk, kadın ve erkeğin hayatını kurtardığından bahsediliyor. Bab-ı Ali’nin, Yunan birliklerinin İzmit’ten çekilirken karıştıkları kundaklama vakalarına itiraz olarak Müttefik Güçlerine ihtarname verdiği de not düşülüyor.
6 Temmuz’daki Chicago Tribune kaynaklı bu haberde ise Anadolu’da 300,000, cephede ise 170,000 askeri bulunan Yunanistan’ın her an saldırıya geçebileceğini yazmakta. Haber ayrıca, Kemal‘in cephesini ziyaret eden tarafsız gözlemciler, bu saldırının durdurulacağı konusunda inançsız olduklarını ve bunun nedeni olarak da Rusya ve İtalya’dan alınan yardıma karşı cephanelik ihtiyacının olduğu ve tedariğinin hala öküzlerle yapıldığını yazmakta.
8 Temmuz tarihli haber, Mustafa Kemal’in Konstantinopolis’teki Müttefik Güçlerin başındaki General Harrington’tan görüşme talep ettiğini ve Harrington’ın görüşmeye sıcak baktığını belirtmekte. Haber ayrıca, Ankara Hükümetinin Vahdettin’den tahtı bırakmasını talep ettiğini yazmakta.

Londra’dan özel olarak bildirildiği belirtilen haberde, Türk Ulusalcılarının Konstantinopolis’e ani bir saldırıya hazırlandıkları söylentilerinin şehri sardığı ve bu ihtimale karşılık, İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı’nın etrafına konuşlandırıldığı yazılıyor. Bu endişenin kaynağının, Kemal Paşa’nın Ulusalcı ordusunun İzmit’i geçip, sınırı çizilmiş uluslararası Boğaz bölgesinden birkaç kilometre öteye konuşlanışı olduğu belirtilirken, bölgenin geçilmesi halinde askeri müdahalenin kaçınılmaz olacağı yazılıyor.
Haberin devamında ilginç bir tespit yapılıyor. Ulusalcıların, Müttefik Güçlerle bir anlaşma yapmaya istekli olduklarına yönelik raporların varlığından bahsedilirken, bu raporlara güvenilmemesi gerektiği, güvenilecekse de Türklerin Oryantal bir alışkanlık olarak aynı anda birden fazla ihtimali gözden geçirip, kendi işlerine gelecek seçeneği tercih edeceklerinin unutulmaması gerektiği vurgulanıyor.
Londra ve Washington’dan özel olarak bildirilen haberlerle gazetenin 9 Temmuz tarihli baskısında yer bulan Kurtuluş Savaşı haberlerinin bu bölümünde İngilizler epey sinirliler. Londra’dan bildirilen haberde, Yakın Doğu’daki parlak hava, Mustafa Kemal Paşa’nın yanlış anlamalarından kaynaklı, bulutlu bir hal almış durumda. İngilizlerin teklifini gerçekleri saptırarak yorumladığı ve üstüne İngilizlere küstahça yanıt verdiği nitelenen Mustafa Kemal’in Konstantinopolis’i ve Boğazlarla birlikte Trakya ve Smyrna’yı istemesini, gerçeklerin farkına varamamış olmasına bağlıyor. Kurnaz, şeytan, sahtekar anlamlarına gelen “wily” Türk olarak sıfatlandırılan Atatürk’ün Müttefikler arasında araz çıkarmaya çalıştığı belirtiliyor.
Washington’dan bildirilen haberde ise, yine, sadece Yunan Sefaretinin yayınladığı bildiriden alıntılar yapılıyor. Buna göre, Ulusalcıların Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal, Yunanlara desteğin devamı halinde Türklerin yardımına Sovyet Rusya’nın geleceğini ilan ediyor. 6000 Kemalist’in Bursa’ya ilerleyişini komik bir iddia olarak değerlendiren bildiri, aynı zamanda Yunan hücumunun amatörlerin ve meraklıların uygun gördüğü zamanda değil, Yunan Ordusunun yönetim kademesinin kararlaştırdığı tarihte gerçekleştireceğini duyuyor.
10 Temmuz 1921’de Edwin L. James, Müttefikler arasında Konstantinopolis için bir güç savaşı yaşandığını yazmakta. İtalya ve Fransa’nın bu Yakın Doğu metropolünün sadece Büyük Britanya’ya ait olmasını istemediklerini de belirten James, General Harrington’ın Mustafa Kemal’le görüşme davetine diğer müttefiklere sormadan karar vermesinden duyulan rahatsızlığı da belirtmekte. Haber, Yunan güçlerinin sabah Uşak cephesinde Türk Ulusalcılara karşı saldırıya geçeceğini ve Kafkaslardaki kolera salgınını da not ederek sonlanmakta.
Walter Duranty Paris’te 11 Temmuz’da kaleme aldığı makalesinde, Yakın Doğu’nun ilgisinin, Trakya’da Türk-Bulgar işbirliğinde Yunanları Konstantinopolis’in kuzeyinden atma oyunlarına çevrildiğinden bahsediyor. Bulgarların Türklere bölgede verdiği desteğin hem İngilizlerin birkaç gündür başlattığı askeri hareketliliğin hem de Mustafa Kemal’in gerçekleştirilmesi imkansız şartlarının asıl kaynağı olduğu belirtiliyor. Duranty, Bulgarlarla Sırpların bağımsız bir Makedonya kurulmasını sağlayarak, Yunanları zayıf düşürmek istediklerini belirtirken, bunun için Mustafa Kemal’den yardım istedikleri, onun Smyrna’da Yunanlara bir hücum yapması karşılığında Adrianople (Edirne) ve Doğru Trakya’yı ona bırakacaklarını yazıyor ve bu planın ayrıntılarının ve uygulanıp uygulanamayacağının bilinmediğini vurgulayarak yazısına son veriyor.
14 Temmuz’da Konstantinopolis, Atina, Samsun ve Ankara’da gelen haberlere yer veren gazetede, Atina haberinin dışındaki haberlerin kaynakları AP olarak veriliyor. Saldırı hazırlığındaki Yunan ordusuna, Mustafa Kemal Paşa’nın tarafsız bölgelerde askeri hazırlık yapmamaları uyarısı gönderip, aksi halde kendilerinin de benzer operasyonlar yapacağını eklediği belirtiliyor. Samsun’dan geçilen haberdeyse Türk Ulusalcıların Yunanları bir tütün şirketinde çalışan 100 Amerikalıyla birlikte, Pontus’ta bir devlet kurulmaması amacıyla sürdükleri belirtiliyor. Bir köyün Türkler tarafından yakılıp 82 erkek, kadın ve çocuğun öldürülerek Kızılırmak’a atıldığının belirtildiği haberde Ulusalcıların yaptıkları açıklamalara göre bunun İzmit’te yapılanlara karşılık yapıldığı iddia ediliyor.
15 Temmuz’daki makalesinde Yunanların Afyonkarahisar’ı tekrar ele geçirmelerinin ardından bir Yunan zaferine inandığını belli eden Duranty, bu durumda gerçekleşecek birkaç senaryodan bahsediyor. İlk olarak Bulgarlarla Türklerin, Batı ve Doğu Trakya’yı Yunanlardan almaya çalışacaklarını belirtiyor. Zaferin İngiltere’nin Hindistan sınırlarındaki prestijini yeniden artıracağını yazarken, İngilizlerin kontrolündeki Hicazlı Şerif’in İslam’ın merkezinde isim olacağını vurguluyor.
17 Temmuz’da ise Smyrna’dan Atina’ya ulaşan habere göre, Yunanlar Kütahya’yı alıyor. Haber ayrıca, Moskova’da gerçekleştirilen Üçüncü Enternasyonal’in son oturumunda Yakın Doğu delegelerinin Mustafa Kemal’i sertçe eleştirdiklerini belirtiyor. Habere göre, Türk bir temsilci Atatürk’ün Sultan Abdülhamit’le aynı metotları uygulayarak Anadolu’nun asker, köylü ve işçilerinin kandırıldıklarının farkına vardıklarını belirtmiş. Yunan bir delege, Yunan ve Türk “yoldaşların” aynı çıkarlara sahip olduklarını belirtirken, Sovyet Ermenistan’ından bir delege de, Türkler ve Ermenilerin kardeşçe yaşadıklarını belirterek Türk Ulusalcı Hükümeti’ne karşı birlik olduklarını da eklemiş.
17 Temmuz’da editöre gönderilen mektuplar kısmında yer alan bir yazı oldukça ilgi çekici. “Türkiye’nin Yeniden Doğuşu” kitabıyla yakından tanıdığımız Clair Price, kaleme aldığı mektubuna KEMAL’İN TALEPLERİ başlığını koyup, bu talepleri ve nedenlerini sıralıyor. Konstantinopolis, Smyrna ve Trakya’nın boşaltılmasının istendiğini ve bunların Wilson İlkeleriyle örtüştüğünü yazıyor. Bu bölgelerin Türkiye sınırları içerisinde olup olmadığını tartışan Price, özellikle nüfus yoğunluğunun bu bölgelerde Türklerden yana ağırlık basması nedeniyle, bu bölgelerin Türkiye sınırları içerisinde olduğu kanaatini dile getiriyor.
18 Temmuz’da yayınlanan AP kaynaklı haberde ise, Mustafa Kemal’in Erzurum’daki Meclis oturumu ve Mustafa Paşa’nın Kürdistan Valisi olarak atanmasından duyduğu rahatsızlık konu alınmış.
18 Temmuz’daki gazete, çeşitli şehirlerden Kütahya-Eskişehir Muharebelerinden haberler aktarıyor, Fransızlarla Türk temsilci Bekir Sami Bey’in bir anlaşmaya vardıklarını yazıyor ve içlerinde, Fransızların Anadolu’nun paylaşımından vazgeçmesini, Kilis’ten çekilmesini ve İskenderiye Limanı’nda Türklerin ekonomik imtiyazlar almasına izin verdiğini not ediyor ve Türkiye ile Fransa arasında bir barış antlaşması imzalanmadığını belirtiyor.
21 Temmuz’da basılan AP kaynaklı bu haberde ise, Yunan savaş gemisi Averoff’tan gelen telgrafa göre, Yunan 3. Ordusu’nun Eskişehir’e girdiği belirtiliyor. Yunanların Eskişehir’in ilerisine ilerlemesi durumunda avantajlı pozisyondaki Ulusalcıların taciziyle karşılaşacaklarını yazan haber, Yunanların Eskişehir’de kalmaları durumunda Ulusalcıların Yunan ordusunu Bursa’ya çekmek üzere Konstantinopolis’i tehdit etmelerinin olası olduğunu yazmakta. İzmir kaynaklı bir habere göre ise Kütahya’da 15,000 Türk’ün esir alınmış, 168 silah ve 2,000 deve de ele geçirilmiş. Yunanların Kütahya’da kesin zafer kazandığını yazan haber, Yunan askerlerinin başlıklarında Kral Konstantin’in fotoğrafıyla savaştıklarını ve süngülü saldırılarında Sparta enerjisi gösterdiklerini yazarak son bulmakta.
22 Temmuz’da yayınlanan ve Frederick Cunliffe Owen tarafından kaleme alınan makale, Anadolu’daki Yunan halkının, Kemal Paşa ve Bolşeviklerin acımasız ellerine bırakılmaması için Yunanistan’ın Smyrna’dan çekilmeyi reddettiğini yazmakta. Geçmişin, Türklerle yapılan anlaşmaların kullanılan kağıda değmediğini belirten Owen, Yunan güçlerinin Smyrna’ya 1919’da müttefiklerin isteği üzerine gittiğini ve orada kalmayı başardıklarını belirtiyor. Yunanistan’ın iç işlerini inceleyen makale, Yunanistan’ın Kemal‘le Anadolu’da gerçekleşen savaşının, tüm Batı dünyasının Bolşevizm ve Pan-Islamizm’e karşı bir savaş olduğunu ve Birleşmiş Devletler de dahil, Hıristiyanlığın ve Batı Medeniyetinin bir parçası olan tüm milletlerin desteğini hak ettiğini belirterek sonlanmakta.
Edwin L. James’in 22 Temmuz’da yayınlanan ve kaynağını Paris’teki Yunan Sefaretine dayandırdığı yazısında, Kütahya ve Eskişehir’in üç gün içerisinde alınmasının, Anadolu’nun geleceğine işaret zaferler olduğu belirtiliyor. Yunanların her iki şehri de ele geçirirken ağır zayiat verdiklerini kabul etmelerine değinen yazı, Mustafa Kemal’in halktan, orduya inançlarını yitirmemelerini istediğini belirtiyor.
26 Temmuz 1921 tarihli AP kaynaklı bu haber ise Türklerin Yunan saldırısını durdurduğunun haberini vermekte. Haber ayrıca, Türk esirlerin Türklerin Eskişehir’den çekilirken köyleri yakmasının nedenini, Mustafa Kemal Paşa’nın Yunanları evsiz ve aç mültecilerle bırakmak istemesi olduğunu yazmış. Bursa’ya doğru yola çıkan mültecilerin köylerinin Ulusalcılar tarafından yağmalandığı ve yakıldığını söylediklerinin iddia edildiği haber, ayrıca Yunanların, Eskişehir zaferine rağmen, zorluklarla karşılaşacaklarını bildikleri ve Ulusalcı Hükümetin Konya’daki yetkililerinin halk tarafından devrildiği yazmakta.
27 Temmuz’da Londra’dan bildirilen haberde, Eskişehir zaferine müteakip Yunan ordusunun Konstantinopolis’e olası ilerleyişi tartışılıyor. Olası ilerleyişe, şehirde konuşlanmış 10.000 dolayında Müttefik birliğin karşı koyacağı belirtilirken, Yunanlara ekonomik destek verdiği düşünülen İngilizlerin, Atina’yı, şehri işgal etmeye kalkışmaması konusunda uyardıkları yazılıyor.
28 Temmuz’da yayınlanan haber, çeşitli şehirlerden ve kaynaklardan bilgiler içeriyor. Konstantinopolis’ten Exchange Telegraph Company’ye ve Atina’daki Yunan Resmi Haber Ajansı’na göre, toplam kaybı 60.000 olduğu iddia edilen Ulusalcı Hükümetin başı Kemal Paşa, Müttefiklerle bir barış anlaşması sağlamak için İstanbul’daki Merkez Hükümet’ten yardım istiyor. Ankara’ya çekilişin hızlandırılması adına birçok mühimmatın yakıldığını belirten haber, Karadeniz kıyılarında Yunan savaş gemilerinin, Samsun’da, Yunan nüfusuna zarar verme endişesiyle şehri bombalamazken, Trabzon’u bombaladıklarını belirtiyor.
AP’nin 29 Temmuz’da Londra, Konstantinopolis ve Smyrna’dan bildirdiği haberde, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşanan çarpışmaları bildiriyor.
30 Temmuz’da Yunan gazetesi Kosmos’ta yayınlanan röportajında Amerikan Askeri Ateşesi Shallenberger’in, Mustafa Kemal Paşa’nın, Anadolu’daki Yunan saldırısına karşı koyamayacağını söylediği aktarılıyor. Mustafa Kemal’in planının iyi olduğunu ama Yunan generallerinin hücumunu hesaba katamadığını belirten Shallenberger, Türklerin, ordularının büyük bir kısmını kaybettiklerini, Kemal’in tüm birliklerini kullanarak devam edecek Yunan saldırılarını savunamayacağını belirtiyor.
31 Temmuz’da AP’nin Eskişehir’den bildirdiğine göre, Yunanlar, Türk Ulusalcılarının zayiatlarının ölü ve yaralı bakımından 11.000, tutuklu bakımından 6.500 ve kaçaklar bakımından 3.000 olduğunu belirtirken, kendi kayıplarını ölü ve yaralı bakımından 7.500 ve tutuklu bakımından 2.500 olarak geçiyor. Haberde ayrıca, Türk nüfusunun işgalci Yunanları dostane biçimde karşılamasının yaşattığı hayretten de bahsediliyor. Bu dostaneliğe Yunan askerinin örnek bir karşılık verdiği vurgulanırken, bazı köylerde haydutların saldırısına uğradığı söylenen Yunan askerlerinin düzeni sağlamak adına o köyleri yakmaya mecbur kaldığı aktarılıyor.
Atina’dan Yunan Haber Ajansı’nın Konstantinopolis merkezli Kronika adlı gazeteye dayandırarak bildirdiğine göre, mağlubiyetlerin sorumlusu olarak İsmet Paşa’nın komutanlık görevinden alınıp, yerine Nurettin Paşa’nın getirildiği belirtiliyor. Bu haberde ise Türk yetkililerin Kemalist kayıpların 20.000 olduğunu kabul ettiği belirtiliyor.
Konstantinopolis’ten AP’nin geçtiği haberde ise, Türk Ulusalcıların ölü ve yaralı bakımından kayıplarının 5.000 olduğu yazılıyken 8.000 kişinin de tutuklandığı yazılıyor.
9 Ağustos tarihli Konstantinopolis’ten bildirilen habere göre, Eskişehir’i müdafaa edemeyen İsmet Paşa’nın istifa ederken, Mustafa Kemal Paşa, Başkomutan oluyor.
18 Ağustos tarihli gazetede Yunan Haber Ajansı’ndan aktarılan haberde, istihbaratını Türk kaynaklara dayandıran Politika gazetesinin muhabiri, Mustafa Kemal’in güçlerinin Türk Ulusalcılarının başkentini boşalttıklarını iddia ediyor ve Yunan ordularının, Sakarya Nehri’nin ötesine ilerleyişe geçtiğinden bahsediyor.
21 Ağustos’ta AP’nin Smyrna’dan bildirdiğine göre, Mustafa Kemal Paşa’ya Moskova’dan önemli miktarda altın para gönderiliyor ve Paşa, bu paraları Türk komutanlara dağıtıyor.
23 Ağustos’ta AP’nin Smyrna’dan bildirdiği haber ile gazetede sadece görseldeki kadar yer tutan Kurtuluş Savaşı’nda Yunan ordularının, Mustafa Kemal Paşa’yı Sakarya Nehri’nden öteye Ankara’ya doğru ittiği belirtilirken, Yunanların, son hücumundan ya da Ankara’nın işgalinden önce herhangi bir resmi iletişimi duyurmalarının beklenmediği yazılıyor.
5 Eylül’de AP’nin Yunan Ordusunun Anadolu’daki genel karargahından bildirdiğine göre, Ankara’ya çekilme devam ederken, şehrin işgali de an meselesidir. Atina’dan bildirilen haber ise kaynağını, Konstantinopolis’ten gelen bir rapora dayandırarak, Bafra’daki Türk otoritelerin 500 kadar önemli Yunan ismi tutukladıktan sonra, onlardan haraç alıp, hepsini öldürdüklerini yazıyor ve devam ediyor: Kimliklerinin verilmediği, kim olduklarını bilmediğimiz ve kimin yaptığının belirtilmediği olayda, yedi yüz yetimin aç bırakılarak öldürüldüğü yazılıyor. Kısa süre önce Yunanlar tarafından ele geçirilen Sivrihisar’daki Embros muhabirine dayandırılan haberdeyse, kasabadaki 5000 Ermeni’den sürgünler ve katliamlar nedeniyle kadın ve çocuk olmak üzere yalnızca 400 kişinin kaldığı iddia ediliyor.
7 Eylül tarihli haberde, Reuters’in Smyrna’dan bildirdiğine göre Yunanlar, Ankara’yı ele geçiriyorlar. Ancak hemen alttaki paragrafta bu defa, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’yı savunmak için inatla savaştığı kaydediliyor.
25 Eylül’de AP Sofya’dan, Bulgar Başbakanı Alexander Stamboulisky’nin açıklamalarını aktarıyor. Bölgedeki Bolşevik planlarından rahatsızlığını dile getiren Başbakan, Sovyetlerin her cephede burjuvalarla mücadele sergilediklerini ve Mustafa Kemal Paşa aracılığıyla Konstantinopolis’i ele geçirmek istediklerini vurguluyor. Başbakanın açıklamaları, Bolşevik tehdidine karşı güçlü bir cephe kurulması isteğini belirtmesiyle bitiyor.
26 Eylül tarihli, ne bir kaynağın ne de haberin nereden bildirildiğinin belirtildiği haberde, Yakın Doğu Yardım Heyetinin Genel Sekreteri Charles V. Vickrey’nin görüşlerine yer veriliyor. Gümrü’de 500 kadın ve çocuğun Türkler tarafından katledildiğini ve Trahom hastalığından muzdarip 5000 yetimin Yakın Doğu Yardım Heyetinin bakımında olduğunu belirtiyor. Ancak Charles, haberin devamında Gümrü ve Ermenistan’ın büyük bir bölgesinde büyük bir açlık ve susuzluk yaşandığından ve sokaklarda açlıktan ölenlerin cesetlerine rastladığından bahsediyor. Gümrü’de heyetin bakımında 20.000 yetim olduğu ve bölgede toplamda 100.000 kişiye bakıldığı belirtiliyor.
30 Ekim’de Clair Price, “KEMAL PAŞA’NIN YÖNETİMİ” başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Yazı, bir gün barış sağlandığında Türklerin tarih sahnesinde bir özne olarak yer almaya devam edeceği savıyla başlıyor. Kedileri ve keçileriyle ünlü Ankara’nın, Mustafa Kemal Paşa’nın ve Türk Ulusal Hükümetinin hikayesini en baştan alarak anlatıyor. Bu yazı, özellikle Batı’nın Türk Ulusalcıları tanıması için kaleme alınmış bir yazı.
Edwin L. James’in 31 Ekim’de Paris’ten geçtiği makalesinde, Fransa ile Türkiye arasındaki barışın ayrıntılarına yer veriliyor. Fransız Hükümet yetkililerinin, anlaşma yalnızca Fransız Türk meselelerini ilgilendirdiğinden, bu anlaşmanın imzalanmasında Müttefik Güçlerin onayına ihtiyaç duyulmadığını belirttiklerinin altı çiziliyor. Bu anlaşmayla Fransızların Ankara Hükümetini Türkiye’deki resmi hükümet olarak kabul etmesinin, anlaşmanın en önemli politik yanlarından biri olduğu vurgulanıyor. Haberde anlaşma maddelerinin ayrıntıları verildikten sonra, Kemal Paşa’nın Fransa’ya gönderdiği, içinde barışın kalıcı olması temennisini taşıyan ve teknik okullarda Fransız uzmanlarının destek vermesi talebinin iletildiği mektuptan bahsediliyor.
6 Kasım’daki bu haberde, Kehaya Trading and Finance Corporation üyesi Alexander Kehaya’nın New York’ta yaşayan Yunanların, Türklerin Pontus’da Yunanları katlettiği haberleri karşısında galeyana geldiklerini belirtiyor. Yunan kadınların zorla hareme alındığından, insanların canlı canlı gömüldüğüne ve her gün binlerce Yunanın katledildiğine varıncaya kadar çeşitli iddialarda bulunan Kehaya, New York’ta senatörlerin katılımında bir protesto gerçekleştireceklerini belirtiyor.
7 Kasım’da Moskova’dan bildirilen haber, Rus Devriminin yıl dönümünde Rusya’da yaşananlara yer verirken, Ukrayna Kızıl Ordusu’ndan General Frunze’nin Mustafa Kemal Paşa ile görüşmeler yürütmek maksatıyla Ankara’ya hareket ettiği ve görüşmelerin 16 Mart’ta imzalanan Moskova Antlaşmasının sınırları dahilinde diplomatik ilişkiler geliştirmek amacıyla gerçekleştirileceği belirtiliyor.
8 Kasım’da geçilen haberde, Bouillon’un ön ayak olduğu antlaşmanın İngilizleri en rahatsız eden tarafının, Bağdat Demiryolundan birliklerin ve mühimmatın sevkiyatı olduğu yazılıyor.
12 Kasım’da yayınlanan, kaynağı belirtilmeyen haberde, Fransızlarla Kemalist Hükümet arasında imzalanan anlaşmanın, Fransızlarla İngilizler arasında sürtünmeye neden olduğundan bahsediliyor. İngiliz gazetelerinde çıkan iddiaların Paris’te Fransız yetkililerce reddedildiği ve Fransızların İngilizleri, Londra Görüşmelerinde alınan kararların dışında hareket etmedikleri konusunda temin ettikleri belirtiliyor.
25 Kasım’da Edwin L. James, kaleme aldığı makalesinde, Kasım ayında Washington’da gerçekleştirilen Washington (Donanma) Konferansı’ndan bildiriyor. İngilizlerle Fransızlar arasında birçok cephede yaşanan anlaşmazlıkların altını çizen James, Fransızların Mustafa Kemal ile anlaşmaya varmalarının nedeninin İngilizlerin, Konstantinopolis’i İngiliz şehri olarak görmeleri olduğunu ve Fransızların Yunanları desteklememelerinin temel nedeni olarak da kendilerini Akdeniz’de bir güç olarak gören Fransızların ve İngilizlerin bölgede çıkarlarının çatışması olduğunu yazıyor.
İstihbarat Dairesi’nde ve Dış İşleri Bakanlığı’nda çalıştığını belirten Thomas Quinn Beesley, 27 Kasım’da, uzun bir yazı kaleme alıyor ve Bolşeviklerle Türk Ulusalcılar arasındaki benzerlikleri sıralıyor. Bunu yaparken de Bolşeviklerle İslam arasında bir takım benzerlikler kuruyor. Fransızların Mustafa Kemal ile vardıkları anlaşma yüzünden kaleme alındığı belli olan yazıyı, İslam’ın sorunlarına yer vererek noktalıyor.
27 Kasım’da AP tarafından Londra’dan geçilen haberde, İngilizlerin, Mustafa Kemal Paşa Hükümetiyle yapılan anlaşmanın şartlarını ve amaçlarını daha ayrıntılı açıklamaları yönünde Fransız Elçisinden bilgi istedikleri bildiriliyor. Ankara Antlaşmasıyla Fransızların, Müttefiklerin dayanışmasına sert bir darbe vurdukları gibi Yunanlarla olası bir anlaşmada Türklerin uzlaşmaz bir tavır sergilemelerinin önünü açtıkları kanısının İngilizlerde yer ettiği belirtiliyor.
Gazete, 27 Kasım’da editöre gelen mektuplar arasında, bir dönem Osmanlı’nın New York Elçiliği görevini de yürüten Ermeni lobici Vahan Cardashian’ın mektubuna da yer veriyor. Mektup, Fransızların Mustafa Kemal Hükümetiyle yaptığı anlaşmanın, Fransızların Ermenilere verdikleri sözleri ihlal ettiğini belirtirken, Fransızların bazı bölgelerden çekilişinden bahsederken “eski Türkiye” ifadesine yer veriyor.
28 Kasım’da AP’nin Konstantinopolis’ten geçtiği habere göre, Mustafa Kemal Paşa, barış görüşmeleri için İngiliz temsilcilerini Ankara’da ağırlamayı reddederek, görüşmelerin İnebolu’da İngiliz Savaş Bakanı ile Refet Paşa arasında görüşülmesi önerisini sunuyor. Haber, Türk liderin, benzer bir teklifi daha önce de reddettiğini hatırlatarak sonlanıyor.
4 Aralık tarihli kaynaksız haberde İtalyanların, Fransızlarla Türk Ulusalcılar arasında yapılan anlaşmaya karşı Britanya’nın yanında olduğunu yazıyor.
13 Aralık’ta editöre gönderilen mektuplardan biri de “KEMAL’İN SÖZLERİ” başlığını altında N.J. Cassavetes’e ait. Cassavetes, Osmanlı tarihine göndermelerde bulunarak, tıpkı “ataları” gibi Kemal’in de sözlerini tutmayacağını ve Ermeni ve Yunanları katletmeye devam edeceğini yazarken, Doğu’da beş yüz yıla yayılan Türk barbarlığının devam etmesinin sorumlusu olarak da Fransa ve İtalya’yı işaret ediyor.
14 Aralık’ta Washington’dan bildirildiğine göre, Utah senatörü King, Amerikan Başkanını Avrupa hükümetlerinin ve Milletler Cemiyeti’nin Kemal Paşa ve Osmanlı Türklerinin, Pontus’daki Yunanları “canice katletmelerine” dikkatlerini çekmeye davet ediyor ve Sevr’e uygun olarak düzenin yeniden kurulması çağrısında bulunuyor.
18 Aralık’ta yayınlanan gazetede, Fransızların Mustafa Kemal ile imzaladığı anlaşmaya verilen tepkilere bir yenisi ekleniyor. Near Eastern Observer’dan alıntılanan “Üç Kasım” başlıklı yazıda, Fransa’nın Kırım Savaşından sonra, Birinci Dünya Savaşının bitiminde ve son Ankara Antlaşmasıyla Ermenilere verdiği sözleri tutmadığı yazılıyor.
25 Aralık’ta yayınlanan haberde, Bolşevik Rusya yanlısı Novy Put’a röportaj veren yeni Ankara Rus elçisi S.J. Araloff’un ağzından, Ulusalcı Türkler hangi ülkelerle antlaşma yaparsa yapsın Sovyet Rusya’nın, Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki Ulusalcı Türk Hükümeti üstündeki etkisini sürdürmeye niyetli olduğu aktarılıyor. Türkiye’nin diğer ülkelerce bir koloni olarak kullanılmayacağının altını çizen Araloff, Sovyet Rusya’nın kendi ekonomik güçlüklerine rağmen Türkiye’ye ekonomik yardımlarını sürdürmeye gayret edeceğini söylüyor. Ankara Antlaşmasında Fransızların Rusya ile ilişkilerin kesilmesini istediğini ve Kemal Paşa’nın bunu reddedip müttefiklerine sadık kaldığını vurguluyor Araloff. Araloff’un sözlerine yer veren haber, 22 Aralık’ta Konstantinopolis’ten gelen bir telgrafta Kemalistlerin İngilizlerle İnebolu’da görüşmeler yapması nedeniyle Rusya’nın, Ulusalcı Türklere mühimmat yardımını ve kredi kullanımını kestiğini belirterek bitiyor.
3 Ocak 1922’de yayınlanan haber, aslında uzun uzun New York’taki hava durumunu anlatıyor. Ancak haberin sonlarına doğru Konstantinopolis adlı bir geminin Brooklyn’de bir limana yanaştığından bahsediyor. R. J. Reynolds Tobacco Company’nin temsilcisi C. P. Rogers’ın fikirlerine yer veren haber, Rogers’ın Türkleri daha güçlü pozisyonlanmış bulduğu ve kendi şartlarını kabul ettirecekleri kanısını paylaşıyor. Türklerin, Yunanların çok geniş bir alana yayılmaları nedeniyle iletişim zafiyeti yaşayacaklarını hesap ederek geri çekildiklerini düşündüğünü ve borca gömülmüş Yunanların bu savaşı sürdüremeyeceklerini dile getiriyor Rogers. Son olarak ekliyor; “Yunanlar, Yakın Doğu tarihinin son yüz yılda ve belki de daha uzun süredir gördüğü en büyük askerlerden biri Kemal Paşa’ya karşı savaşıyorlar.”
8 Ocak 1922 tarihli Konstantinopolis’ten kaynağı belirtilmeden bildirilen haber, İngilizlerin Mustafa Kemal’den abes taleplerini bırakıp, savaş arzusundan vazgeçerek, uzlaşmacı bir tutum sergilemesini beklediklerini ve başarısız olmaya yazgılı isteklerini terk etmesini beklediklerini yazıyor.
11 Ocak 1922 tarihli haberde, İngilizlerle Fransızların Avrupa’daki hareketlilik karşısındaki konumları özetlenirken, Fransızların Mustafa Kemal ile yapılan anlaşmayı gözden geçirmeye karar verdiğine ve Kilis’i boşaltmayı ertelediğine yer veriliyor.
15 Ocak 1922’de AP’nin Londra’dan bildirdiğine göre, Konstantinopolis’ten Exchange Telegraph Agency, kaynağının Ankara olduğunu belirtiği bir notta, Mustafa Kemal Paşa’nın öldürüldüğünü yazıyor. Olaya dair herhangi bir ayrıntının verilmediği haber, Mustafa Kemal Paşa’nın 1915’ten sonra yaptıklarını kısaca özetliyor.
19 Ocak tarihli haberde Mustafa Kemal’in öldürüldüğü iddiasına hiçbir şekilde yer vermeyen gazete, bu sefer de Enver Paşa’nın Kafkaslarda ele geçirildiğini ve Ankara’ya teslim edileceğini iddia eden, İstanbul’dan gelen Exchange Telegraph notuna yer veriyor.
22 Ocak tarihli haber, Mustafa Kemal Paşa’nın öldürüldüğü iddialarını Robert Kolej’e yeni gelen Laurence Moore’un fikirleri ışığında ele alıyor. Aynı zamanda Levant’taki Amerikan Ticaret Odası Yürütücü Sekreterliğini de yürüten Moore, Kemal Paşa’nın Türkleri tek bir “baba vatan” etrafında toplayabildiğini ve yaptıklarının meyve vereceğine inandığını belirtiyor. Mustafa Kemal’in ilk defa Çanakkale Savaşı’nda dünyanın ilgisini çektiğini belirten Moore, onun başarısının sırrının askerleriyle ve Türk halkıyla anlaşabilmesinde yattığını belirtiyor. Kemal’in ideallerinin önündeki en büyük engelin Batılılar olduğunu belirten Moore, onun ideallerine şans verildiğinde Kemal Paşa’nın, bir Amerikalının gözündeki Türk algısından daha Avrupai olduğunu gösterebileceğini belirtiyor.
22 Ocak tarihli gazetede, Sir Paul Dukes’un Sovyetleri ele aldığı uzun bir yazıya yer veriliyor. Sovyetlerin dünya politikaları içinde Kemal Paşa ile diyaloglarına da yer veriliyor. Yukarıdaki görsel üzerinden Müttefik Güçlerin Sovyetlerden uzak durması baskısına, Kemal Paşa’nın Ruslarla işbirliği yaparak karşı koyduğu yazılıyor. Ancak son zamanlarda iki ülke arasında bir soğukluk yaşandığı da, soğukluğun nedeni belirtilmeden, zikrediliyor.
31 Ocak tarihli haberde AP, isyancı Kürtlerin Ermeni şehri olarak tanımlanan Van’ı ele geçirdiklerini Exchange Telegraph Company’nin Ankara’dan aldığını iddia ettiği duyumlarla bildiriyor. Mustafa Kemal Paşa’nın Ulusalcı Türk güçleriyle Kürtler arasında ciddi çatışmalar beklendiği de aktarılıyor.
3 Şubat’ta Washington’dan bildirilen haberde birkaç gün önceki bir haberin detayları veriliyor. Utah Senatörü King’in, Amerikalıların Cenova Konferansına katılmaları halinde, Sevr Antlaşmasında açıkça dile getirilen ve uygulanmayan birkaç maddenin Müttefik Güçlerce uygulanması yönünde baskı yapılmasını teklif ettiği dile getiriliyor. Anadolu’da Kemal Paşa yönetiminde Türklerin, Pontus Yunanlarını, Ermenileri, Nasturileri ve diğer küçük grupları katlettiklerini iddia eden King, Kemal Paşa’nın feci, zalim ve yok edici politikasına karşı kiliselerle, sivil örgütlerle ve politik örgütlerle topyekün mücadele edilmesi talebini dile getiriyor. Atina’dan birkaç ülkenin sefaretine sunulan raporda ise, Trakya’nın bir toprağının bile Türklere verilmesinin, Helen ve Ermeni toplumlarının yaşamını hiçe saymak olduğu ve Yunan Devletinin her türlü saldırıya açık hale getirilmesi anlamını taşıdığı not ediliyor.
23 Şubat’ta AP’nin Paris’ten bildirdiğine göre, Yunanlar bir Fransız gemisine el koyuyorlar. Geminin derhal bırakılmasını isteyen Fransa, aksi halde misillemede bulunacağı tehdidini savuruyor. Yunanlar, gemiye el koyma nedeni olarak Mustafa Kemal Paşa’ya mühimmat taşınmasını gösterirken, Fransızlar, geminin Anadolu’daki demiryolları için kömür taşıdığını belirtiyorlar.
5 Mart tarihli Atina kaynaklı haberde, Mustafa Kemal Paşa’nın hükümet kurma yetkisiyle Meclis tarafından yeniden yetkilendirildiğini yazıyor.
5 Mart tarihinde editöre gönderilen mektuplar arasında, A. Kontarinis imzalı bir mektup da yer alıyor. Mektubun sahibi, New York Times’ın editöryel yazısında belirtilen, İngilizlerin Yunanlara oynayarak yanlış ata oynadıkları tespitine, çok kızmış. Mustafa Kemal’in herhangi bir şartta, herhangi bir dönemde Yunanları yenemeyeceğini yazan Kontarinis, 1922 baharından itibaren, Yunan ordularının Mustafa Kemal birliklerini Sivas’a doğru süreceklerini ve İngilizlerin yanlış ata oynamadıklarını ispatlayacaklarını yazarak mektubuna son veriyor.
15 Mart tarihli haber AP’den alıntılanıyor. Ankara ve Konstantinopolis Hükümetleri arasındaki husumetin Londra’daki görüşmelere yansımadığı belirtiyor. Ankara Hükümetini temsil eden Yusuf Kemal Bey, Bolşeviklerle yakınlaşmanın Bolşevikliğe duyulan bir sempatiden kaynaklanmadığını, tamamen Müttefik Güçlerin tutumu yüzünden gerçekleştiğini bildiriyor. İngilizlerin, niyetlerini yanlış okuduğunu belirten Kemal Bey, Sevr Antlaşması’nın yeniden değerlendirilmesini ve İngilizlerle işbirliğine gitmekten memnuniyet duyacaklarını belirtiyor.
17 Mart’ta yayınlanan makale, daha önce editöre mektup gönderen Vahan Cardashian’a ait. Cardashian, Fransızların Kilis’i, teslimi sırasında Fransız Senatör Franklin Bouillion’un, Kilis Ermenistanı’nın başkenti olarak nitelendirdiği Adana’da basılan Türk gazetesi Yeni Adana’ya bir takım açıklamalar yaptığını belirtiliyor. Bouillon, Mustafa Kemal Paşa’ya büyük bir saygı ve sevgi beslediğini söylerken, Peyam Sabah’tan Ali Kemal Bey ise Mustafa Kemal’i ve hükümetini kılıç üstünde yükselen, boş sözlerde bulunan, aptal, kirli ve gaddar olarak tanımlıyor.
21 Mart tarihli haber The Chicago Tribune’den alınıyor. Fransızlarla Ankara Hükümeti arasında imzalanan antlaşmanın şartlarını ele geçiren ve bu şartların, Paris Konferansı’nda gündeme geleceğini belirten haberin yazarı, antlaşmaya gizli bir kaynaktan ulaştığını belirtip maddeleri tek tek inceliyor.
23 Mart’ta AP’nin Paris’ten bildirdiğine göre, Müttefik Güçlerin dışişleri bakanları Paris’te bir araya gelip, Konstantinopolis, Ankara ve Atina’ya Yunanlarla Türk Ulusalcılar arasında bir anlaşma teklifi gönderiyorlar. Anlaşmanın önündeki engelin, Ankara Hükümetinin daha önce Londra’da sunulan teklifi geri çevirmesi olduğu yazılıyor. Anlaşmaya göre ateşkes ilan edilecek ve üç ay içerisinde Konstantinopolis’te toplanılarak, barış görüşmeleri başlatılacak. Smyrna’nın durumunun özel olarak değerlendirildiği toplantıda, Türklerin şehirde siyasi hakimiyeti alması, ama atamaların Müttefik Güçlerce veya Milletler Cemiyetince yapılması gündeme getiriliyor.
24 Mart tarihli haberde Paris’teki görüşmeler sürerken Ankara Hükümetinin, İngiltere ile olan anlaşmazlıklar yüzünden herhangi bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceği yazılıyor. Fransız temsilci Franklin Bouillon, gazetenin muhabirine yaptığı açıklamada Lord Curzon’un inatçılığının süreci tıkadığını ve Anadolu’da en az altı ay daha savaşın sürmesine neden olacağını belirtiyor.
25 Mart’ta yayınlanan haberde, Paris’teki görüşmelerde Türk Ulusalcı Hükümetinin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal’in de bulunduğunu öğreniyoruz. Görüşmelerde konuşulanlar hakkında daha fazla ayrıntı öğrendiğimiz bu haberde, Müttefiklerin Çanakkale Boğazını ve Trakya’yı Milletler Cemiyetinin yönetimine bırakmayı düşündüğünü öğrenirken, Anadolu’nun bir bölgesinde Ermenilere bir vatan verilmesini gündeme aldıklarını da öğreniyoruz.
31 Mart’ta Londra’dan geçilen haberde, Paris Görüşmeleri hakkında Curzon’un açıkladığı ayrıntılara yer veriliyor. Üç hafta içinde Türklere ait bir bölgede barış görüşmelerinin daha ayrıntılı sürdürüleceği belirtilirken, üç aylık bir ateşkesin yapılacağı ve Yunanların Anadolu’yu boşaltacağı belirtiliyor.
7 Mayıs’ta editöre gönderilen mektuplarda N. J. Cassavetes’i bir kez daha görüyoruz. Mektubun sonunda öğrendiğimize göre kendisi Amerika Pan-Epirotic Union’ın direktörü. N. J. Cassavetes, Müttefik Güçleri Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan hiçbir anlaşmaya sadık kalmamakla suçlarken, Anadolu’da Sevr Antlaşmasından ödün vermenin Almanlara da emsal oluşturarak, onların da bir çeşit hak arayışına girdiklerini not düşüyor.
17 Mayıs’ta Amerikalılarla Türk Ulusalcı Hükümet arasında, rehin alınan Amerikalılarla ilgili görüşmelerin başladığı belirtiliyor. Amerika’nın Ankara ile diplomatik ilişkilerinin olmamasının işleri zorlaştıracağı düşünülse de, Binbaşı D. G. Arnold’un meseleyi Mustafa Kemal Paşa ile kişisel olarak halledebileceği belirtiliyor.
24 Mayıs’taki haberde, Albay Mougin’in Ankara’ya gönderilerek, Suriye sınırı gibi soru işareti oluşturan birkaç meseleyi açıklığa kavuşturmasının beklendiği yazılıyor. Burada aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa hükümetiyle, Fransız misyonerlerinin Kilis’ten çıkarılması meselesini de görüşeceği belirtiliyor.
27 Mayıs’ta T. Walter Williams’ın kaleme aldığı makaleyi Atina’dan bildiriyor. Kral Konstantin’in, Anadolu’daki savaşın bitip, Yunanistan’ın savaş öncesi refahına ulaşmasını dilediği dile getiriliyor. Kemal’in farklı etnik gruplara otonomi vermeyi reddetmesinin Lahey’deki görüşmelerle aşılabileceğine inanan Kral, Amerika görüşmelere dahil olursa bir şeylerin muhakkak başarılabileceğine inandığını dile getiriyor. Kralın İngilizce konuştuğunun ve saray dilinin İngilizce olduğunun belirtildiği yazı, Kralın, Türklerin Anadolu’da kaldıkları müddetçe, katliamlarını sürdürmeye devam edeceklerine ve bu yüzden kendi hakimiyetlerinin oluşturulması gerektiğine dair derin inancı vurgulanarak sonlanıyor.
28 Mayıs tarihinde Kurtuluş Savaşı’na yer verilen son yazı ise Clair Price’a ait. Yazısını tamamen İstanbul’un geçmişine, şimdisine ve geleceğine ayırıyor. İstanbul’un 1453’ten bu yana bir İslam şehriyken şimdi “Kafiristan”a dönüştüğünü belirtiyor. Ancak şehrin geleceğinin şu an şehirde hiçbir otoritesi olmayan Rusların ve Türklerin elinde olacağına inanıyor ve Rusların Moskova Antlaşması ile Konstantinopolis’i Türklerin başkenti olarak saydığını hatırlatıyor. Bir de kehanette bulunuyor: Türklerle İngilizler arasında yapılacak konferansın ardından General Harrington’ın Konstantinopolis’i terk edeceğini ve şehrin yeniden Türklere kalacağını belirtiyor.
Ünlü İngiliz askeri tarihçi Antony Beevor, The Guardian’a en sevdiği ve dayanamadığı savaş filmleri üzerine yazdığı makalede, tarihi filmleri izlerken enetelektüel dürüstlüğe çok dikkat ettiğini ve bir seyirci olarak kendisini sürekli filmlerdeki olayların doğrulunu eleştirirken bulduğunu söylemiş. Dün terk edilmiş bir Blockbuster fotoğrafı görünce eskiden, yani Rotten Tomatoes ya da IMDB’den filmin puanına üç saniyede bakma imkanımız yokken, film posterlerine ne kadar önem verdiğimizi hatırladım. O yüzden makaleyi kısaca çevirmekle beraber orijinal yazıda posterler olmamasına rağmen eklemeye karar evrdim. Posterlerin tümü Movie DB’den alınma.
Beevor, en sevdiği savaş filmlerinde ilk sırayı 1965 yapımı La 317ème section‘a vermiş. Bildiğimiz Vietnam Savaşı’ndan önce çekilen “Vietnam Savaşı filmi,” İndoçin Savaşı’nda geçmekte.
Beevor, ikinci sıraya “sözde-belgesel” tarzındaki ilk filmlerden olan La battaglia di Algeri’yi koymuş. Bildiğiniz gibi, film Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı konu alıyor.
Beevor, son 20 senedir iyice popülerleşen ve filmin konusunu gerçek gibi sunan ancak gerçekle alakasız kurmacalardan ibaret olan filmlerden dert yanmış. İnsanların gerçeğe yakın kurmacaları eğitim için izlemek istemelerinin bir pazarlama aracı olarak kullanılmasına da değinmiş. Bu “entelektüel yalancılığa” en “utanmaz” örnek olarak da U-571‘ı gösteriyor. Beevor, Almanların Enigma makinasını ele geçiren Amerikan savaş gemisinin müttefiklere Atlantik Savaşı’nı kazandırdığı konulu filmin tamamen kurmaca olduğunu ve tüm işi, Amerika savaşa girmeden 7 ay önce, HMS Bulldog’un yaptığı gerçeğinin filmin sonunda ufak bir yazıyla belirtildiğini söylüyor.
Benzer bir şekilde iki keskin nişancının Stalingrad’daki düellosunun anlatıldığı Enemy at the Gates‘in gerçekte kurmaca olduğu ve bir Sovyet propagandasına dayandığının Rus savuma arşivlerinde kanıtlandığını yazmakta. Beevor ayrıca Hollywood ve tarihin birbirine asla uygun olmadığını, filmlerde her zaman belli bir formüle uyulması gerektiğinin altını çizmiş.
Birçokları tarafından en iyi savaş filmlerinden biri sayılan Saving Private Ryan‘da resmedilen vatansever ve kolektif sadakat ile bireysel hayatta kalma paradoksunun savaşın özünü oluşturduğunu söyleyen Beevor, filmin açılış sahnesinin çekilmiş en gerçekçi savaş sahnelerinden biri olduğunu söylese de filmin kalanını tamamen formülatik bulmuş. Spielberg’ün, Vietnam’dan fazlasıyla etkilenen jenerasyona ait olduğunu ve belirsiz post-Soğuk Savaş ortamında “kavganın tamamen haklı” olduğu İkinci Dünya Savaşı ile Amerikan masumiyetini tekrar keşfetmeye çalıştığını söylüyor. The Patriot’ı da aynı şekilde fazlasıyla vatanperver bulan Beevor, Andrew Marr’ın filmi İngilizleri öcü gibi gösterdiği ve Fransız desteğini yok saymakla suçlamakla beraber savaşın sonucunda siyahların köle olarak kaldığını vurduladığını alıntılıyor.
Beevor, vatanseverliğin 1950’ler ve 60’lar İngiliz savaş filmlerinde de sıklıkla karşımıza çıktığını belirtmiş. Bu filmler arasında The Dam Busters, Reach for the Sky, The Cruel Sea, The Heroes of Telemark, The Battle of the River Plate, Cockleshell Heroes‘u saymış.
Beevor, yakın zamanda çekilen savaş filmlerinin biraz daha farklı olduğunu eklemiş. Dunkirk‘de 400,000 asker ve terk edilen ekipmanların temsilindeki eksikliğe dikkat çekerken, aynı zamanda da hava muharebelerinin filmdeki gibi deniz kenarı yerine iç kesimlerde gerçekleştiğini belirtmiş. Churchill’in seferberliğe çağırdığı sivil “küçük gemilerin” Kraliyet Donanması savaş gemilerinden fazla asker kurtardığı izleniminin de yanlış olduğunu yazmış.

Darkest Hour‘da Gary Oldman’ın Oscar adaylığını hakettiğini belirten Beevor, filmin tarihsel hatalarla dolu olduğunu ve Churchill’in yeraltındaki sığınağa hiç adım atmamasına rağmen sürekli sığınakta gösterilmesinin filmin tek gafı olmadığını ekliyor. Beevor, Churchill’in 1940’da başbakan olduğunda Chamberlain’in Downing Street’deki işlere devam etmesine izin verdiğini ve bunun da Lord Halifax’la yaşanan çekişmede Chamberlain’in, filmde gösterilenin aksine, kendisine destek olmasıyla sonuçlandığı için önemli bir detay olduğunu yazmış. Ek olarak da henüz Luftwaffe tarafından bombalanmyan Londra’da geçen filmin birçok sığınak sahnesi içermesine sinir olduğunu belirtmiş.

Makalenin tamamını çevirmediğimi de ekleyerek kaynağı paylaşıyorum: https://www.theguardian.com/film/2018/may/29/antony-beevor-the-greatest-war-movie-ever-and-the-ones-i-cant-bear
Nasıl olduysa altyazı hazırladığım bu belgeseli buraya koymayı unutmuşum.
Reddit aleminin meşhur The Lamp hikayesini Türkçeye çevirmeyi denedim:
Zorunlu not: çevirilerimin eksikleriyle ilgili yapıcı eleştirilerinize her zaman açığım ama başka birisi tarafından yazılmış bir metni yorumlayıp mealini yazamayacağım için çevirilerimi her zaman asıl metne sadık kalarak yapmaya çalışıyorum. Düşük ve bitmek bilmeyen, zaman zaman da devrik olan cümleler bu nedenle var olabilir. Reddit edebi bir platform olmadığı için eğer yazan kişi böyle yazmayı uygun görmüşse editörlüğünü yapmaktansa İngilizce okuduğunuzda ne görecekseniz o şekilde çevirmeye gayret ediyorum. Eleştirilerinizi yaparken bunu da göz önünde bulundurmanızı rica edeceğim. Az önce gelen çok kaba bir eleştiri sonucunda ilk cümleden bir kelime çıkarttım, iyi okumalar 🙂
Üniversitedeki son dönemimde, araba kullanmaya çalıştığı yerde yürüdüğüm için bir futbolcunun saldırısına uğradım (kendisi 147 kiloyken ben 55 kiloydum) ve yerde bilincimi yitirmiş bir şekilde yatarken başka bir hayat yaşadım.
Kalbimi hızla çarptırıp, yüzümü kızartan harika bir genç hanımefendiyle tanıştım, aylarca peşinde koştum, birkaç ahmak erkek arkadaşını da hallettikten sonra nihayet kalbini kazandım. İki sene sonra evlendik ve eşim hemen bir kız çocuğu dünyaya getirdi.
Harika bir işim vardı ve eşim ev dışında çalışmak zorunda değildi, kızım iki yaşındayken eşim bir de erkek çocuk dünyaya getirdi. Oğlum hayatımın neşesiydi, işe gitmeden önce her sabah odasına girer ve hem oğlumu hem kızımı sevgiye boğardım.
Bir gün koltukta otururken lambanın perspektifinin tuhaflığını fark ettim, sanki içe doğru gibiydi. Hala 3 boyutluydu ama… Sadece… Yanlıştı. (Kare bir gövdeye sahip olan lambanın kırmızı ve altın detaylı 4 ayağı ve beyaz kare bir şapkası vardı). Mıhlanmıştım, başka bir yere bakamıyordum. Bütün gece uyumadan lambaya baktım, ertesi sabah işe gitmedim, o lambayla ilgili yanlış olan bir şey vardı.
Yemek yemeyi bıraktım, önceleri koltuktan sadece banyoya gitmek için kalkıyordum, bir süre sonra bir şey yiyip içmediğimden onu da bıraktım. Eşim, ciddi olarak endişelenip benimle konuşmayı denemesi için birini çağırmadan önce lanet olası lambaya 3 gün boyunca baktım. Bu noktada bilincim dağılmaya başlamış ve eşim iyice korkmaya başlamıştı.
Aydınlanma yaşamadan hemen önce eşim, çocukları annesine götürmüştü… Lamba gerçek değildi… Ev gerçek değildi, eşim, çocuklarım… hiçbiri gerçek değildi… Hayatımın son 10 senesi gerçek değildi!
Lamba gittikçe büyümeye ve derinleşmeye başladı, boyutları hala içeriye doğruydu, tüm görüş açımı kapladı ve görebildiğim tek şey kırmızıydı. Sesler duydum, çığlıklar, her türlü tuhaf ses ve acının farkına vardım… bok gibi bir acı… ilk söylediklerimden biri “dişlerimden birini kaybettim” oldu ve gözlerimi açtım.
Kaldırımda sırt üstü yatıyordum ve tanımadığım birçok insan çevreme toplanmıştı, bir çoğu korkmuştu, bense tamamen şaşkındım. Bir noktada polisin biri beni kaldırımdan kaldırarak ve çimlerde yarı sürükleyerek polis arabasının içine yüz üstü attı, hala şaşkındım. Polis tarafından hastaneye götürüldüm (anlaşılan tomografi vs. için ambulansın gelmesini beklemek istememişti.)
3 yıl boyunca korkunç bir depresyon yaşadım, kaybettiğim eşim ve çocuklarımın yasını tutarken bir yandan da onların hiç var olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyordum. Delireceğimden korkuyordum ve eşimi rüyamda görebilmek için ağlayarak uykuya dalıyordum. Onu hiç görmedim ama bazen oğlumu gördüm. Genelde gözümün kenarında bir belirti olarak, her zaman beş yaşında ve ben asla ne dediğini duyamıyorum.
Hikayenin sahibi kullanıcı “temptotosssoon,” hikayenin orijinal bağlantısı ise burada.. Metne mümkün olduğunda sadık kalarak çevirmeye çalıştım ama daha rahat okunması için çok uzun cümleleri ayırdım.
Geçtiğimiz günlerde University of North Dakota’da asistanlık eşliğinde yaptığım yüksek lisans konulu tweet‘imden sonra Amerika’ya gitmek isteyen birçok kişiden mesaj aldım. Herkes böyle bir programa nasıl girebileceğine dair çeşitli sorular sordu. Bu konunun uzmanı değilim, Türkiye’de hiç yüksek öğretim deneyimim olmadı o yüzden sisteme de aşina değilim ancak elimden geldiğince ve bildiğim kadarıyla en sık sorulan sorulara cevap vermeye çalışacağım.
Öncelikle TOEFL, IELTS ve GRE hakkında sorular geldi ki öncelikle belirteyim İngilizceniz kötüyse, yani konuştuğunuz anlaşılmıyor, yazılı ödevleri düzeltemiyor veya alanınızdaki karışık bir konuyu 18 yaşındaki 1. sınıf öğrencisine anlatacak kadar kendinize güvenmiyorsanız önce dilinizi çok daha iyi seviyelere çıkarmalısınız. Yüksek lisans veya doktora sırasında asistanlık yapmak istiyorsanız okulun yaptığı bir konuşma sınavını geçmeniz beklenecektir, benim durumumda lisans diplomamı da Amerika’dan aldığım için bu sınava girmeme gerek görülmedi. Her okul TOEFL’da almanız gereken minimum puanı kendisi belirliyor ama bir örnek olması için Columbia’nın en az 100 puan istediğini belirteyim. Zaten güvende olmak adına en az 100 puanı hedeflemeniz doğru olacaktır, bu arada hatırlatmakta fayda var puanlama 120 üzerinden. Diğer bir sınav olan GRE konusuna daha önemli. Her okul yüksek lisans için GRE sınavına girmenizi istemiyor, ancak bildiğim kadarıyla çok az doktora programı GRE puanınız olmadan başvurunuzu değerlendirmeye alacaktır. GRE kolay bir sınav değil, girmeden üç ay öncesinden sistemli bir şekilde çalışmanızı öneririm. Ben bir ay kadar çalışıp çok mutlu olmadığım ama işimi görecek bir puan aldım. Bazı okullar GRE için minimum puanlar belirlerken, bazı programlar da bu sınavı formaliteden ister gibi davranmakta. Son zamanlarda bu konuda akademide ciddi bir tartışma dönüyor, sınav pahalı olduğu için alt gelirli öğrencileri sistemin dışına ittiğine dair iddialar var.
Bir diğer öncelikli konu ise “burs.” Yüksek lisans sırasında para almak tam anlamıyla bir burs değil, en azından benim durumumda değildi. Bu benim Türkçesine aşina olmadığım bir sistem, ABD’de ismi funding. Okuldaki derslere ödemeniz gereken ücreti departmanınız karşılıyor, sağlık sigortanızı okul karşılayabilir de karşılamayabilir (bu okuldan okula değişiyor) ve yaptığınız asistanlık karşılığı da size çok ufak bir miktar ödeme yapılıyor. Ufak miktar ödeme dediğim ücretle New York City veya o ayarda konut sorunu olan bir şehre gitmezseniz rahatlıkla geçinirsiniz. Sadece New York City ve Los Angeles gibi şehirlerde konut sıkıntısından dolayı korkunç rakamlara ulaşmış kiralar söz konusu, eğer çok isterseniz yine de bu şehirlerde yaşayabilirsiniz çünkü konut dışında bir pahalılık söz konusu değil. Ben NYC’de yaşarken haftalık alışverişim 60-70 dolar arasındaydı. Yani kiradan dolayı lüks ve konforlu yaşayamasanız da bir şekilde yaşarsınız.
North Dakota gibi ufak ve pek insanın yaşamadığı bir yere giderseniz (neden gidip neden gitmemeniz konusunda pek çok şey söylenebilir) aldığınız maaş ile geçinmenizde bir sıkıntı olmaz. Burada en önemli konu bu maaşın yılın dokuz ayı ödendiği ve yaz aylarınızda kampüste çalışmanız gerektiği. Küçük bir üniversite şehrinde yaşamanın hem avantajları hem büyük dezavantajları vardır, örneğin benim okulumun bulunduğu Grand Forks şehrinde toplu taşıma tüm öğrencilere ücretsizdi. Ancak, benim gibi büyük şehir hayatında alışmış kişiler için böyle ufak şehirler son derece sıkıcı kalacaktır. Sosyal aktivitelerin okulun imkanlarıyla kısıtlı olduğunu ve arabanız olmadan da çok fazla bir şey yapamayacağınızı unutmayın. Grand Forks örneğinde barlarda trivia oynamak, hokey maçlarını takip etmek ve boş boş içki içmek dışında sosyal anlamda okul dışı yapılacak pek bir şey yoktu. Bu hayatı İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşamaya tercih edip etmeyeceğiniz ise tamamen kişisel bir konu, ben bu saydığım üç şeyden keyif aldığım için asla mutsuz olmadım ama yedi ay süren kışlardan çok şikayetçiydim. Bir daha gideceğimi hiç sanmıyorum ama üzerine para verdikleri bir yüksek lisans diploması için fena bir seçenek değildi. New York City’de uzunca ve Los Angeles’ta da kısa bir yaşam deneyimin ardından bu şehirlerde paranız dahi olmasa ev işini hallettiğiniz sürece hayatın tadını çıkarmanızın çok kolay olduğunu söyleyebilirim. Bol bol bedava aktivite, iki laf edebileceğiniz insanlar ve saatlerinizi geçirebileceğiniz kocaman halk kütüphaneleri mevcut. Örneğin NYC’deyken canınız isterse bedava Jazz konserine gider veya sandviçinizi alıp Central Park’ın çimlerine yayılır ya da Union Square Park’da çeşitli tuhaf insanları izleyebilirsiniz. Sosyal hayat giderleriniz ucuzdur, devlet müzelerinin girişi ücretsizdir, bu müzelerdeki konuşmalar, tarih derneklerinde düzenlenen aktivitelerden söz etmeye gerek yok. Genç bir insanın ihtiyac duyduğu pek çok sosyal aktivite ya bedavadır ya da çok az bir ücretle ulaşılabilir durumdadır. Örnekler çoğaltılabilir ancak konudan sapmamak adına bu konuya detaylı olarak değinmiyorum.
Şimdi gelelim akademik konulara ve yüksek lisans ile doktoranın Amerika’daki durumuna. Öncelikle, Amerika’da terminal degree, yani tek başına yüksek lisans sunan okul oldukça az. Amerika’da eğilim genelde lisans mezunu öğrencileri bir doktora programına kabul ederek ilk iki yılda yüksek lisans gereksinimlerini de aradan çıkarmaya yönelik. Yüksek lisans genelde çalışan insanlara sunulan bir çeşit kolaylık gibi düşünülebilir, benim doktoradan önce yüksek lisansa başvurma nedenim ise o zamanlarda çeşitli nedenlerle kendimi 5-6 yıllık bir doktora programına girişmeye hazır hissetmiyor oluşumdu. Terminal degree olsun olmasın yüksek lisans programları için funding çok az bulunan bir olasılık. Benim bildiğim birkaç okul kısmi burs vermekte ancak döviz kurundan ötürü bu bursların bize pek bir faydası yok. Yani akademik kariyer hedefiniz varsa ve çalışmak istediğiniz konudan eminseniz yüksek lisans yerine doktora programı bakmanız çok daha doğru olacaktır. Doktora programlarının 99.9%’u ise size yeterli başarıyı gösterdiğiniz sürece program boyunca funding garantisi verir. Funding‘in içine dahil olup olmadığı okuldan okula değişen fee’lerin mevcut olduğunu da belirteyim, bunlar genelde okula ders dışı hizmetleri için ödediğiniz paralardır, örneğin spor salonu veya bilgisayarlardan faydalanma ücretleri gibi. Dönemlik olarak ödenen bu miktarlar doktora veya yüksek lisans süresince okula ödeyeceğiniz tek ücrettir. Yani Amerika’da doktora yapıp üzerine fee dışında bir şey için para ödemek “duyulmamış,” denebilecek kadar azdır.
Lisansınızı aldığınız okulun prestiji ve not ortalamanız konusunda ise durum biraz karışık. Not ortalamanız ne kadar iyiyse başvurunuz o kadar güçlü olacak demektir ama bu her program için tek kriter değil, bazı okullar 4 üzerinden en az 3,5 not ortalaması isterken bazısı sadece son iki senenizin ortalamasının dikkate alınacağını söyleyebilir. Ben başvurularım sırasında düşük not ortalamasının olağanüstü durumlarla açıklanması durumunda pek de dikkate alınmayacağının belirtildiği programlar gördüm. Örneğin üniversitedeyken başınıza maddi bir sıkıntı veya hastalık gibi kötü ve kaçınılmaz bir durum geldi ve haliyle notlarınızda ciddi bir düşüş oldu, bunu açıklarsanız ve geri kalan dönemlerde notlarınızda bir sıkıntı yoksa anlayışlı davranacaklardır. Benim lisans ortalamam 3.7’ydi ve Magna Cum Laude mezun olmuştum, o yüzden düşük not ortalaması konusunda şahsi bir deneyimim olmadığını ekleyeyim.
Mezun olduğunuz okulun prestijinin başvurunuza etkisi konusunda Türkiye için detaylı bir bilgi veremeyeceğim. Türkiye’de üniversiteye gitmedim ve en ünlü üniversitelerimiz haricinde hangi okula ne gözle bakılıyor bilmiyorum. Benim genel gözlemime göre ise okuldan çok sizin ne yaptığınız konusunda hassaslar. Örneğin yeni açılmış ve henüz adı pek duyulmamış bir okulda öğrencisiniz ancak alanınızda ödül aldınız veya okul dışı aktivitelerde adınızı duyurdunuz, bu durumda sizin ne yaptığınız okulunuzun adının önüne geçecektir. Amerika içinse Ivy veya o seviyeye yakın bir okuldan geliyorsanız bu tabii ki ciddi bir avantaj. Benim örneğimdeyse lisans diplomamı aldığım okul NYC’de genelde orta sınıf ailelerden gelen gençlerin gittiği sıradan ve oldukça küçük bir okuldu, University of North Dakota da aynı şekilde son derece ufak bir Tarih departmanına sahip genelde civar eyaletlerden öğrenci alan sıradan bir devlet okuluydu. Şimdiki okulum Arizona State ise bu iki okuldan da daha prestijli bir okul, yani geldiğiniz yerden çok ne yaptığınız ve gittiğiniz yere ne kadar uyduğunuz önemli. Bu kriterlerle Yale veya Harvard’da bir bölüme girebilir misiniz? Açık konuşmak gerekirse bilmiyorum.
Lisans sonrası başvurularınız için tavsiye mektupları ve başvuru mektubunuz belki en önemli iki etken. Tavsiye mektuplarınızın en az üç adet olması beklenecektir, dersini aldığınız hocalarınızdan alacağınız bu mektupların içeriği benim için de hala bir gizem olmaya devam ediyor çünkü başvuru sırasında mektuplarınızı görmek istemediğinize dair bir kutucuk işaretliyorsunuz. Görmek istediğinizi söylerseniz bundan mektubu yazanın da haberi oluyor ve benim okuduğuma göre bu pek de iyi bir izlenim bırakmıyormuş. Bu mektupları isteyeceğiniz hocalarla iyi ilişki kurup dersler konusundaki tavsiyelerine birebir uymanız çok önemli, ben küçük bir programdan geldiğim için kalabalık sınıflarda hocalarımıza kendimizi göstermek veya tanıtmak gibi zorluklarla boğuşmamıza gerek yoktu. Bu nedenle mektuplarımın içeriğini bilmesem de oldukça güçlü olduklarına inancım tam. Bu mektuplarla başvurduğum dört yüksek lisans programının hepsinden kabul alıp en çok funding veren ve o zaman çalışmak istediğim konuya en uygun bölüm olduğu için North Dakota’yı seçmiştim.
Başvuru mektubu ise “statement of purpose” denilen ve genelde en fazla iki sayfa olması beklenen bir mektup. Bu mektubun içeriği sadece en öz şekilde o güne kadar kariyerinizde ne yaptığınız ve başvurduğunuz bölüme girdiğinizde alanınıza nasıl katkı sağlayacağınızı yazmak olmalı. Başvurduğunuz bölümdeki hocaların uzmanlık alanları sizin çalışmak istediğiniz konuya uymalı, kendinize danışman olarak seçebileceğiniz bir hoca mutlaka olmalı. En doğrusu başvurmadan önce bu potansiyel danışmanınızla kısa bir e-posta ile iletişime geçip kendisinin yeni öğrenci kabul edip etmediğini sormak. Bu konularda Amerikalı akademikler oldukça rahatlar ve çok saçma bir şey sormadığınız sürece size sabırla cevap vereceklerdir. Bu mektup üzerinde ne kadar çalışırsanız başvurunuz o kadar güçlü olur.
Başvuru mektubu ve tavsiye mektuplarına ilave olarak bir yazı örneği göndermeniz istenecektir. Lisans tezinizin bir parçası, okulda yazdığınız bir ödev veya yaptığınız bir proje olabilir. Bu örneğin sizin bağımsız araştırma yapabildiğinizi göstermesi, alanınıza uygun bir şekilde yazılmış olması ve tabii ki de tamamen özgün olması en önemli şeyler. Bu örnek üzerinde mümkün olduğunca çok çalışmanız ve göndermeden önce farklı kişilere okutup fikirlerinizi almanız faydalı olacaktır. Her bölümün ve okulun istediği örnek uzunluğu değişiyor ama on ile yirmi sayfa arasında olacağını varsayabiliriz. Eğer daha uzun bir yazınızdan bir kesit yolluyorsanız tüm yazının kısa bir özetini koymanıza da izin veriliyor, örneğin ben lisans bitirme ödevimin tek bir bölümünü yollamıştım.
Bunlar dışında Amerika’ya taşınma süreci oldukça masraflı. Vize ücreti, SEVIS ücreti, ev tutma, eve temel eşyaları almak derken döviz kurundan dolayı kendinizi borç batağında bulabilirsiniz. Uçak biletleri de oldukça pahalı olduğundan, Avrupa sıklıkla seyahat etmek isteyenler için daha çekici bir seçenek olabilir. Benim kişisel deneyimime göre ilk iki ay yoğun bir şekilde yaşadığınız ev özlenimini atlatırsanız gerisi kolay, sıklıkla eve dönmenin çok da faydalı olduğunu düşünmüyorum. O kadar zorlukla gittiğiniz yurt dışında yeni deneyimler kazanmak ve sosyalleşmek çok daha önemli. Sosyal çevre edinme konusunda Amerika’da sıkıntı çekileceğini düşünemiyorum, hemen hemen herkes oldukça cana yakın ve açık fikirli. Üniversitelerin öğrenci kulüpleri kendi ilgi alanlarınızı paylaşan diğer kişilerle tanışmak için harika fırsatlar sunuyor. Örneğin Müslüman Öğrenci Birliği veya Komedi Kulübü gibi sosyal kulüpler hem CV’nize katkı yaparken hem de sosyal çevrenizi genişletmenize olanak sağlayacaktır.
Özet olarak, Amerika’da yüksek lisans ve doktora düşünüyorsanız bunu üniversitenin son sınıfında değil daha önceden düşünüp planlarsanız işiniz daha kolay olur. Çalışmak istediğiniz alana en uygun hocaların olduğu bölümlere kabul edilme şansınız çok daha yüksek olacaktır, buna ilaveten çalışmak istediğiniz alanı bilmek ve gelişmeleri takip etmeniz çok önemli. İngilizceniz iyiyse, ortalamanın üzeri bir ortalamanız varsa, hocalarınızdan alacağınız mektuplar güçlüyse ve çalışmak istediğiniz alanda uygulanabilir bir fikriniz varsa bu alana uygun bir bölüme girmemeniz için bir neden yok.
![[Constantinople_Mosquée_de_Soliman_le_[...]_btv1b6903923w_1](https://lafkonusalim.com/wp-content/uploads/2019/04/constantinople_mosquecc81e_de_soliman_le_..._btv1b6903923w_1.jpeg?w=840)
![Mosquée_de_Soliman_[le_Magnifique]_[...]Agence_Rol_btv1b6933833r_1](https://lafkonusalim.com/wp-content/uploads/2019/04/mosquecc81e_de_soliman_le_magnifique_...agence_rol_btv1b6933833r_1.jpeg?w=840&h=628)

![La_mosquée_de_Sainte-Sophie_à_[...]Agence_Rol_btv1b6933701f_1](https://lafkonusalim.com/wp-content/uploads/2019/04/la_mosquecc81e_de_sainte-sophie_acc80_...agence_rol_btv1b6933701f_1-e1555934403894.jpeg?w=840&h=612)
![Mosquée_de_Sainte-Sophie_à_Constantinople_[...]Agence_Rol_btv1b6933828f_1](https://lafkonusalim.com/wp-content/uploads/2019/04/mosquecc81e_de_sainte-sophie_acc80_constantinople_...agence_rol_btv1b6933828f_1-e1555934938152.jpeg?w=840&h=608)
İlkokula başlamadan kısa bir süre önce anneannemin “köyü” olan bu ufak sahil kasabasında ikamet etmiştim. Bizdeki Lunapark’a göre çok daha çeşitli oyun ve oyuncakların olduğu bir panayır ve Mustafa Sandal’ın oralarda bile ünlü olmasını hatırlıyorum. Çok hoşuma giden uzun bir kumsalı ve bana o zamanlar heybetli gelen bir “tatil yeri” mimarisi vardı. Romanya Ulusal Arşiv’inden 1970 yılında ait iki fotoğraf:
Sonbahar dönemine hazırlık olarak bir okuma listesi hazırladım. Kitapları seçerken çeşitli üniversitelerin din derslerinin syllabus‘larından faydalandım. Umuyorum ki Temmuz gibi italik olmayan kitapları gözden geçirmiş olabilirim.
Textbooks & Readers:
Misc.